h değişkeninin etkisiyle zaman genleşirken, an
küçülür ve yıllar geçtikçe o başlangıç noktasından uzaklaşmaz, geçmişin içinde
küçülürüz.o en son noktada ise başlangıç noktasının üzerine düşeriz.
big bang öncesininin
imgelemini duyuların hala geçerli olduğu güvenli bölgeye alırsak(ki sıradan bir
zihinin ulaşamayacağı bir evredir bu.sıradan bir zihin yokluğun
varlığının,varlığın biricik kanıtı olduğunu anlayamaz.), henüz dilin var
olmadığını görürüz.elbette dilin kökeni tek bir sözcükten gelmektedir.bu
sözcüğün adı ise ya "sonsuzluk" ya da "hiç"tir.ilk sözcüğün
ne olduğunu unutan insan, bu sözcüğü anımsama aşkıyla edebiyatı ve onun artığı
olan binlerce sözcüğü yarattı.lakin yaklaşacağına, o kararlı mükemmellikten
gittikçe uzaklaştı.kuantumdan yaklaşarak her şeyi içinde
alabileceğimiz o olasılıklar denklemi, bugüne dek diyalektik felsefeyi tikel ve
tümel olarak tümden gelim yöntemiyle tanıtlayan en başarılı tekniktir.
bilirim, sokaklarda her zaman görünenden
fazlası vardır ve bunları görebilmek için belli ölçüde hayatı o biyolojik
biçimiyle kavramak gerekir.aklında bir kaldırım taşı olduğunu canlandıramayan,
rüzgarda bir yaprak gibi ince bir daldan sert toprağa çarpmayan, denizdeyken
dalgaların çırpınışıyla bir sağa bir sola vurmayan anlamaz hayatın saf
öyküsünü...işte bazen hayatın da üretimi aksıyor ve sistemi değiştirebilecek
nedenler armağan ediyor farkında olmadan mekanik düzenin robotlarına...kötüye
karşı kötü olmak gerekiyor savaşlarda, biz seçmiyoruz vazgeçmeyi duygulardan,
duyguları yaratan hayat yöneltiyor bizi bu başkaldırışa... kaldırım taşından yeniden insana dönüşmenin
sonuçlarıdır bunlar...
Aynı sokaklara atardınız adımlarınızı, aynı düşünceleri
bininci kez aklınızdan geçirerek…
Dalgakıranlarınız vardı değişime karşı kurduğunuz…Hiçbir
yağmur damlası dokunamadı bedeninize, şemsiyesiz çıkmadınız bahar sabahlarına.
Kristal kar tanelerini izlemek heyecan vermedi…
Sıradanlıktan sıkıldım…Bozuk bir plak gibi hayatın arka
fonunda sürekli çalan o cızırtılı müzikten sıkıldım.Kışın yazı, yazın kışı
bekleyen insanlardan sıkıldım.3 boyutla yetinip, ötesine gitmeyen, sıradan
olmakla övünen insanlardan sıkıldım.
Sıradanlığın izleri görülüyordu hayatın her
sayfasında…Sımsıkı yapışmışlardı onlara. Kitabın sayfaları açılmıyor, hep aynı
sıkıcı sayfaya bakıyoruz.Harfler iç içe geçmiş, Times New Roman’dan gelmiş
hepsi… Hepsi birbirine benziyor.Hiçbirinde ruh yok.Ve hep aynı şeyleri
söyletiyorlar insana.Times New Romanlardan bir mucize bekliyorsun ama hep aynı
geleneksel eseri yazdırıyorlar sana.
Geçmişin kıpırtısız anlarında yaşayan bütün o anılar,
sıradan olmayı yıllar önce kabullenmişlerdi.Kimisi gücü istedi, kimisi çekim
gücünden kaçamadı, kimisi ise sadece istedi.Belki de herkes istediği için…Her
seferinde defalarca o iz, o öğrenilmemiş gülümsemeyi aradık ama hep aynı
öğrenilmiş sırıtış yerleşirdi ifadelerinin tam ortasına.Mekanik bir robot gibi
periyodik olarak ortaya koyacaklarını bilirdin.
"tanıtlama"; felsefi
metinlerin bu en çok sevilen sözcüğüne dokunmak hoşuma gitti doğrusu.hele hele bunu
tikel ve tümel bağıntılar bazında kartezyen olarak ele alırsak 2. dereceden
gerçeklerde de a priori yargılar bulabiliriz.hayat deneyinin değişken denkleminin
diskriminantını aramak gibi bir şey olurdu bu.birçok açıdan ve çok başka
açılardan buna bakardık.bulduğumuz gerçeğe tümden geldiğimizde ve tüme vararak
onu elde ettiğimizde karşılaştığımız ayrı tözlerin doğurduğu düalizm(hegel'in
teğet geçip kant'ın kendince bir kalıba soktuğu), bizi yeni denklemlere ve
soyut anlamda a priori bilginin olanaksızlığına götürüyor.
girişin yazıyla ilgisi yok aslında ama yine de bunları konuşmaktan alamadım
kendimi.çünkü yazımın ana teması a priori bilgiye karşıt bir tanıtlama olacak.
1 yıl öncesine şöyle bir gidip geldim.daha doğrusu gelmedim.1 yıl önce bilinen
şekliyle hayatım çok daha farklıydı, birçok açıdan.elimde neredeyse hiçbir şey
yoktu diyebilirim.ve elimde tuttuğum hiçliğimin(ki bu hiçliktir ki insanı özgürleştirir) tek tanığı ve tek seyircisi
bendim.elbette sahip olduğum bazı değerleri biliyordum.ama bunlar başkalarına
gösterilecek türden şeyler değildi.her ölümlü varlık ancak benim
"hiç"(maddeye indirgenemez bir fenomen olarak) olduğumu görebilecekti.buna itiraz etmemi sağlayabilecek hiçbir
dayanak yoktu.
bütün bunları hissetmek, bütün bunlardan geçmek, çok fazla şey
gerektirdi.bilirim, insanlar geçmişin o kötü günlerine karşı çok vefasızdır.hastalık
günleri çabuk unutulur ziyafet sofralarında.ama ben her şeye karşın bir
parçamı, orada bıraktığım o parçamı hissediyorum.dokunuyorum ateş en yoğun
halindeyken bile küllerime.biliyorum ki ateşin(evet, bugün bütün parlaklığıyla yanan ve artık metanın ötesinde kendi kendine var olabilen bir töz gibi doğal ve güçlü) delilidir bunlar.
Günlük tutmak bana çok yabancı bir eylem.Aylar önce beyaz defteri elime almış ve tam olarak 3 gün süresince başımdan geçenleri kaleme dökmüştüm.Yazdıklarımın günlük formatıyla uzaktan yakından ilgisi yoktu.
O 3 gün boyunca günlüğe “gerçek bir hayat” bırakma arzusuyla yaşadım.
O 3 gün boyunca kendim olmadım.
O 3 gün boyunca hayatımın en karmaşık duygularını bir anda yaşadım.Heyecanım hiç dinmedi ve olağandışı bir hayat kaleme aldım.
Bugün o yapraklar unutulmuş bir biçimde bir köşede duruyorlar.Blog formatında yazmadığım yazıları kapsayan bu bloga, en azından bir “formatımsı” bırakmak istiyorum.1 yılın üzerinde bir dönemi kapsayan, yazmaya çok az zaman bulabildiğim ve ancak düşünmeden yazabildiğim(10 dakikadan daha fazla zaman ayırmıyordum) bir dönemden sonra birkaç günlük de olsa geniş bir zaman dilimi geçti elime…
Velvet Underground’un bir şarkısında söylediği gibi :
“I am tired, I am weary I could sleep for a thousand years A thousand dreams that would awake me”
Sözlerini karşılayabilecek ölçüde bu dönemi uykuda geçirmek oldukça anlamlı bir alternatif olurdu.Fakat içerik olarak sürekli ertelenen yazıları yazmak için de bu birkaç günden daha anlamlı bir fırsat olamazdı.
Formata dönersek; Ankara’dan bu seferki dönüşümde direkt eve değil İstanbul’a yöneldim.Hakan Günday’ın konuşacağı yere bir saat önceden varmıştım. Karanlık bir cafede, bulduğum en karanlık masaya oturdum. Yan masada duran bira bardağını gözümün ucuyla fark ettim.Birayı elinde tutan kişi Hakan Günday’dı.Aslında Hakan Günday’ın pek fotoğrafını gördüğüm söylenemezdi, üstelik fotoğraflardaki yüzleri özenle aklına yerleştiren insanlardan değildim.Ama Hakan Günday’ın cümleleri aklımda öyle bir resim meydana getirmişti ki, herhangi bir meydanda da onu fark edecektim.
Konuşmayı dinlemeye ancak 30 civarında kişinin gelmesi, başta Türkiye’nin, arka planda da bütün dünyanın şu ankitablosunu açıklamaya yetiyordu.Hakan Günday, bugüne dek felsefi ve edebi olarak Türkçe eserler arasında en üst noktayı temsil eden iki(3 değerli kitabı daha vardır) önemli eser(Kinyas ve Kayra, Azil) ortaya koymuşken; İstanbul gibi bir yerde gösterilen ilgi ancak bu düzeydeydi.Nitekim Nietzsche’nin “Böyle Buyurdu Zerdüşt” isimli başyapıtı, ancak 40 tane basılmış, bunlar da Nietzsche’nin yakınlarına dağıtılmıştı.
İnsanlık gerçeğin her dönemde birkaç kuşak gerisinden geliyordu. Ve gerçek ancak çok sonraki kuşaklar tarafından anlaşılıyordu.
Hakan Günday konuşmasında bu durumu ilginç bir örnekle açıkladı: Dostoyevski ve Nietzsche gibi isimlerin yaptıkları, berbat bir gürültü çıkaran greyderin yanında keman çalmaya çalışan adamın durumuna benzerdi.Belki greyderin yanında müziğin sesi duyulamazdı ama sanatçı bir gün o sesin duyulacağına olan inancını kaybetmez ve özellikle sessiz bir yere değil, greyderin en dibine giderdi.Bugün Dostoyevski’nin ve Nietzsche’nin hatırlanıyor olması, bunu yaparak başarılı olduklarını gösteriyordu.
Hakan Günday’ın da sonraki nesiller tarafından anlaşılacağından kuşkum yok.
“Usulca aynaya git ve yüzüne sonradan eklenen her ifadeye dokun.Gözlerini kırpmadan göz bebeklerine dokun.Onları hisset”
Okul dergisine gönderdiğim son yazıya bu cümleleri eklerken, bir şeyleri tamamladığını hissetmiştim.Yazdıklarımı okuyanlardan kaç kişinin aynanın karşısına geçeceği önemli değildi.Ama bunu birkaç saniyelik de olsa akıllarından geçirmeleri, refleks olarak aynanın nerede olduğunu düşünmeleri ve aynanın karşısına geçmeseler de göz bebeklerine dokunmanın nasıl olacağını hissetmeleri benim için yeterliydi.
Ankara ortalamasından 8 derece daha soğuk olan kampüste dolaşırken, soğuğun verdiği dinginlikte başka şeyler de düşünürdük. Ege ve Akdeniz’den gelenler iklim değişikliği yüzünden feci şekilde çarpılırken, biz en soğuk gecelerde iklimimiz için kasideler yazdık.
Yırtıcılığı fiziksel ve zihinsel açıdan(ve çok başka açılardan) hissediyorduk. Hareket halindeki gemide eylemsizlik için canlı örnek teşkil eden hareketsiz bedenlerin arasından geçerken, göz bebeklerimiz eldiven tarafından dış etkilerden uzak tutulan parmaklarımızdan daha değerli olduğunu iddia ederdi.
Neslimize dair övünecek şeyler ararken yaptığımız yürüyüşlerde, bütün bu insanların çağı kaçırdığını, hayatı ıskaladığını fark ederdik. Onları yakından tanıdıkça mutsuzluklarını okuma konusunda ustalaştık. Materyalistlere göre sadece gözlerin, idealistlere göre ise ifade ideasının gizemlerini keşfetmiştik işte.
Şehrimizde gemi olmadığını fark etmemiz, denizin de olmadığını fark ettirdi.Kurduğumuz diyaletik mantığa dayanan kusursuz önermemiz egomuzun 2. katmanını hızlı bir şekilde geçti.Denizden öte caddelerde denizi farklı biçimlerde, farklı suretlerde keşfettik.
Söz gelimi, metrekareye düşen insan sayısı olarak zirvede yer alan sokaklarda insanlardan akıp giden canlı bir deniz olduğunu hissederdik. Bilincimizde meydana gelen bu reaksiyonel tepki, bir süre sonra elimizle tutabildiğimiz bir gerçek haline gelirdi. Onlara katılarak hareketin bir parçası olur, bazen dalgaya, kimi zaman ise denizin kendisine dönüşürdük.
Zihni uyuşturmak için denenen bütün o ritüeller etkisiz görünür, tek gerçek uyuşturucunun zaman, izlemeye değer tek filmin ise hayat olduğunu inanırdık.
X’in adını hayat koyduk, evrendeki en dönek şeyin o olduğuna karar verdik çünkü.Fonksiyonu 12 yıldır inceliyoruz, hep tanımsız çıkıyor.Sayı doğrusunun üzerinde olmayan sayıları gösteriyor bize.Bu kesinlikle karmaşık bir sayı olmalı…2 sayı doğrusunun ortalarında bir yerde ama sanırım analitik düzlemde de yeri yok.Sanki hayatın üzerine basıp, ötesine sıçramış gibi.Uzay-Zaman’ın dışında.Kimsenin bilmediği bu boyuta nasıl düştü!
Mutluluğun formülü hızla eşdeğerdir.Her koşulda yolla zamanı çarpmak gerekir.Teorik olarak var olduğundan ancak bu şekilde emin oluyoruz.8 yaşındaki küçük çocuk gerçeği öğrenmek için geldi yanıma.Gözlerinde sadece merak vardı.365’le 8’i çarptırdım ona.Şubat’ın 4 yılda bir değişime uğramasını da hesaba kattık.Görülmedik çeviklikle bunları yaptıktan sonra, zamanın bükülgenliğini fonksiyona kattık.H(x) fonksiyonu basit bir formülle açıklanamaz.Bütün o istisnai kuramları eklemek gerekir, matematikte bütün özel durumları kapsayan tek fonksiyondur hayat.Tanımsızlığın nasıl ortaya çıktığını bir ölçüde kavradık artık.Önce bütün özel durumları bulacaktık.Sonra da özel durumları, genel kuralların yerine geçirerek yepyeni bir matematik sistemi yaratacaktık.Sayı doğrusunda gerçeği arayan statükocu Aristo mantığından bu şekilde tamamen kurtulduk.
Gerçek sayılar karmaşık sayılardı.Karmaşık sayılardan daha karmaşık sayılar da vardı, çünkü 4. boyut hesaba katılmamıştı.1,2,3 gibi kesin olarak dikte edilen sayılar ise yaklaşık değerler olabilirdi ancak.3, hiçbir zaman 3 olmamıştı oysa.Çünkü 2 ve 3 arasında sonsuz sayıda irrasyonel sayı vardı.
Sanırım, dikilebilirim sonsuzluğun karşısında, bugüne kadar cesaret edemezdim buna.Çünkü ben de sonsuz duygular içindeyim.Hiç bu kadar boş kalmamıştı çözüm kümelerim.Tanımsızlığın içinde kendimi bulmuş gibiyim.
KENDİNİ BULMAK
Her şey o kadar çabuk değişiyor ki…Son durağa vardığımızda trende kimse kalmayacak sanırım.Geçmişe dönüp, bütün kuşakları tek tek gözlemledim.Bir zaman makinam yoktu.Kanatlarım da yoktu, uçamazdım.Gözlerim yırtıcı hayvanlar kadar keskin değil, kulaklarım kilometrelerce uzağı duyamaz.Ben bir insanım.Bunun dışındaki bütün kimlikleri reddederek, sadece bu konuda geri adım atmıyorum.Ve bütün insanların “İNSANCA” yaşaması gerektiğini savunuyorum.
Gördüğümüz herşey basitliğin bir heykeli gibi.Oysa, kendimizi bile tanıyamazken, bu acelenin sebebi nedir?
“Kendimi buldum” diyorum.Geride bıraktığım bunca yıldan sonra, içimdeki canlı şey yaşamayı başardığı için mutluyum.Bütün arkadaşlarım, sonbaharda yapraklarını döken ağaçlar gibi kurudular.İçlerinde beyni yıkanmamış bir tane bile kalmadı.Faşizm sempatizanı yeni nesilin gelişimini popüler reaksiyonları izlemeden önce de biliyordum.Yaptığım doğal gözlemler beni öyle korkutuyor ki, geleceğin bu kadar kötü olacağına inanmak istemiyorum.
Son 3 yıldır, bütün insani ifadeleri kaybetmek üzereyken, orta bütçeli bir dramda ağlamak ne kadar abesse, yıllar yılları kovalarken sistemin beni bir “çelik adam” haline getirmesine kızmalı mıyım? Doğalgazı yeni keşfeden 3. ligdeki Türkiye’mde, rüzgar altında yaptığım uzun yürüyüşler mi yok etti yoksa insani yönümü?
Her şeye karşın içimdeki canlı şey hala yaşıyor.Lanetli Tepe’deki evden tek kurtulan benim belki de.Kafayı yemedim, üşütmedim, sinirlerim çok darbe alsa da kopmadı.Aksine mikroplara karşı bağışıklık kazandım denilebilir.Bu beden Taş Devri’nde yaşayan ilk insanlar kadar yıprandı.Bu beyin, defalarca takla attı ama hala dinamik.Onu yormadım, en çok da ona baktım.
Yaklaşık 8 yıl önce, arkadaşlarıma en zor işin bir şeyin nasıl yapıldığını bilirken, başkalarının nasıl yapamadığını seyretmek olduğunu, söylemiştim.Bunca yıl önce yaptığım tespit, zaman içinde daha da şekillendi gözümde.Hatta cisimlenip, istesem elimi dokundurabileceğim kadar yakınlaştı.
Ben asi birisi miyim? Evet,hayatım boyunca hiçbir zaman dershaneye gitmedim.Seri üretimle öğrenci üretip, onları bandrolleyip, devasa afişlerle şehir meydanlarında sergileyen bu kapitalist fabrikaların çarkında bir dişli olmayacağım demiştim. Hayır, siz ne kadar güçlü olsanız da, benden adımı alacak kadar güçlü değilsiniz.O adı kullanmanıza izin vermeyeceğim.Bu acımasız çarkın da dişlisi olmayacğaım hiçbir zaman.
ACIMAK ZAYIFLIK MIDIR? KOŞMAK APTALLIK MI?
Tesadüflere inanmadım ama idealizmi benimsedim.Martin Eden’den mücadele etmeyi, Enjolras’tan korkmamayı öğrendim.Wilhelm Reich’de kendimi gördüm ve felsefesini tümüyle özümsedim.
Bazen, kalabalık bir otobüste, kimi zaman bahçede bir sandalyede, kimi zaman da kalabalık bir arkadaş grubunun arasında ani düşünme(daha doğrusu düşünmekle savaşmak) modlarına giriyor, varolup olmadığımı sorguluyordum.Çevremdeki cisimler gerçek miydi, ben gerçek miydim?Burada ne işim vardı? Geçmiş yaşanmış mıydı? Bütün bu aptallıkların,gidip gelmelerin amacı neydi?
Her şey o kadar basit ve sıradan geliyordu ki bana, kollarımdan arenaya zincirlenmiş gibiydim.Yırtıcı hayvanlar, oklar,kargılar yağıyordu üstüme.Sadece yaşamak zorunda olduğumu biliyordum.Kimi zaman Hector gibi şehri savunmaya çalışıyor, kimi zaman da Achilles gibi saldırıyordum.Peki “gerçek ben” kimdi?
Bir süre sonra karakter anlamında güçlü ve güçsüz benliklerimi farkettim.Bunlar sürekli mücadele içindeydi.Herşey izafiydi, bende de sabit bir gerçeklik var olamazdı.Bunun üzerine bütün siyasi sistemlerin altına dinamit koyup, hepsini uçurdum.Faşizmi indirip, yerine başka bir faşizmi koyan, kötülüğü yıkıp,zulmü yükselten maskeli kahramancıklar gördüm.Son kullanma tarihi geçmiş teorik kitapları tozlu raflara gömüp, kendime döndüm.
Askeri sistemle yetiştirilen öğrencilerdik biz.On yıllarca dogmalar,önyargılar, masallar kafamıza dolduruldu.Vücudumuzu o kadar kastık ki, deri hücrelerimiz sıkışmaktan çatladı.
Bir rüzgara kapılıp giden, yelkenli gibiyim.Bu gidişten şikayetçi olduğum söylenemez.Her zamankinden daha da yakınım mutluluğun eşiğine.Pusula kullanmayı, çoktan bıraktım.
Belirsizliğe mi sürükleniyorum yoksa, hayırrr!!! Görmediklerimi görüyorum sanırım, keşfedilmeyen ülkelerin üzerinde geziniyorum, adı bilinmeyen şeyleri anlamlandırıyorum.
Nasıl birşey ki bu duygu, her şeyi yokedip, çıkıyor en öne, bütün yıldızlar sönerken, o her zamankinden daha parlak, tutkulu ve çılgınca izliyor bizi uzaktan.
Bunu sözcüklerle ifade edebilir miyim.Ne Latin alfabesi, ne Kril alfabesi, ne de Arap alfabesi yeter bana.O sözcüğü, bir kaç harfe esir etmeyeceğim.Bırakın sonsuzluğu kaplasın, bugün zafer kazanamasa da yarınlara uzansın.