Hakan Günday ve Anlaşılmak Üzerine
10/1/2009
Günlük tutmak bana çok yabancı bir eylem.Aylar önce beyaz defteri elime almış ve tam olarak 3 gün süresince başımdan geçenleri kaleme dökmüştüm.Yazdıklarımın günlük formatıyla uzaktan yakından ilgisi yoktu.
O 3 gün boyunca günlüğe “gerçek bir hayat” bırakma arzusuyla yaşadım.
O 3 gün boyunca kendim olmadım.
O 3 gün boyunca hayatımın en karmaşık duygularını bir anda yaşadım.Heyecanım hiç dinmedi ve olağandışı bir hayat kaleme aldım.
Bugün o yapraklar unutulmuş bir biçimde bir köşede duruyorlar.Blog formatında yazmadığım yazıları kapsayan bu bloga, en azından bir “formatımsı” bırakmak istiyorum.1 yılın üzerinde bir dönemi kapsayan, yazmaya çok az zaman bulabildiğim ve ancak düşünmeden yazabildiğim(10 dakikadan daha fazla zaman ayırmıyordum) bir dönemden sonra birkaç günlük de olsa geniş bir zaman dilimi geçti elime…
Velvet Underground’un bir şarkısında söylediği gibi :
“I am tired, I am weary
I could sleep for a thousand years
A thousand dreams that would awake me”
Sözlerini karşılayabilecek ölçüde bu dönemi uykuda geçirmek oldukça anlamlı bir alternatif olurdu.Fakat içerik olarak sürekli ertelenen yazıları yazmak için de bu birkaç günden daha anlamlı bir fırsat olamazdı.
Formata dönersek; Ankara’dan bu seferki dönüşümde direkt eve değil İstanbul’a yöneldim.Hakan Günday’ın konuşacağı yere bir saat önceden varmıştım. Karanlık bir cafede, bulduğum en karanlık masaya oturdum. Yan masada duran bira bardağını gözümün ucuyla fark ettim.Birayı elinde tutan kişi Hakan Günday’dı.Aslında Hakan Günday’ın pek fotoğrafını gördüğüm söylenemezdi, üstelik fotoğraflardaki yüzleri özenle aklına yerleştiren insanlardan değildim.Ama Hakan Günday’ın cümleleri aklımda öyle bir resim meydana getirmişti ki, herhangi bir meydanda da onu fark edecektim.
Konuşmayı dinlemeye ancak 30 civarında kişinin gelmesi, başta Türkiye’nin, arka planda da bütün dünyanın şu anki tablosunu açıklamaya yetiyordu.Hakan Günday, bugüne dek felsefi ve edebi olarak Türkçe eserler arasında en üst noktayı temsil eden iki(3 değerli kitabı daha vardır) önemli eser(Kinyas ve Kayra, Azil) ortaya koymuşken; İstanbul gibi bir yerde gösterilen ilgi ancak bu düzeydeydi.Nitekim Nietzsche’nin “Böyle Buyurdu Zerdüşt” isimli başyapıtı, ancak 40 tane basılmış, bunlar da Nietzsche’nin yakınlarına dağıtılmıştı.
İnsanlık gerçeğin her dönemde birkaç kuşak gerisinden geliyordu. Ve gerçek ancak çok sonraki kuşaklar tarafından anlaşılıyordu.
Hakan Günday konuşmasında bu durumu ilginç bir örnekle açıkladı: Dostoyevski ve Nietzsche gibi isimlerin yaptıkları, berbat bir gürültü çıkaran greyderin yanında keman çalmaya çalışan adamın durumuna benzerdi.Belki greyderin yanında müziğin sesi duyulamazdı ama sanatçı bir gün o sesin duyulacağına olan inancını kaybetmez ve özellikle sessiz bir yere değil, greyderin en dibine giderdi.Bugün Dostoyevski’nin ve Nietzsche’nin hatırlanıyor olması, bunu yaparak başarılı olduklarını gösteriyordu.
Hakan Günday’ın da sonraki nesiller tarafından anlaşılacağından kuşkum yok.
0 yorum yazılmıştır